(2001-2002)

Afganların portrelerini, yirmibeş yıl süren bir kabusten uyanırlarken çektim, kötü bir düşten hıçkırıklarla uyanan bir çocuğun resmini çeker gibi. Daha tam kendine gelmeden... Buna rağmen, benim objektifime, « biz hala varız, yaşıyoruz işte !» der gibi bakıp, törenle poz verdiler.

Afganistan'da geçirdiğim aylarda, yüzlerce insan birbirini öldürdü, seyhler, şahlar, şsiret liderleri birbirlerini ortadan kaldırmak icin ellerinden geleni yaptılar.

ABD komandoları koy baskınlarını yoğunlastırdı, taliban yandaşları ise bombalı saldırıları...

Afganistan yeniden dünyanın bir numaralı afyon üreticisi ünvanını kazandı.

Mühendisler taksi sürücülüğü, doktorlar bakkalık, öğretmenler inşaat işçiliği yapıyor.

Fotoğrafını çektiğim genç bir adam, dizinin üzerinde kalaşnikofunun namlusunu okşayıp, yeşil çayını yudumlarken, kendisine Paris'te nasıl bir iş bulabileceğimi sordu.

Kabil'de elektrik ve su kesintileri, toplanmayan çöpler, yoksulluk, rüşvet, difteriden ölen bebekler, trafik kazaları, cinayet ve politik suikastlar günlük yaşamın parçası...

Böyle bir ortamda, insanların fotoğrafını çekmek, onların insanlık maceralarını anlamak için girişilen bir eylem mi, yoksa, özellikle ekzotik bir ortamda, görüntü için görüntü mü ?

Fotoğraf kendi kendine yetiyor mu, açıklayıcı yazılar mutlaka gerekli mi? Poz verenin adını verip onu anonim kaderinden kısa bir süre icin de olsa ayırmak, başından geçenleri anlatmak, okuyucu ya da izleyicinin fantazmasına vurulan bir dizgin mi?

Ahmet Sel

(2001)